02 Aralık 2025
Tim Ingold
Zihnimde iki imge var. Birinde, yaşlı, buruşmuş bir adam torununu sevinçle havaya kaldırıyor. Diğerinde ise, asırlık bir armut ağacının dalları meyveyle dolup taşıyor. İkisi de yaşlanma ile yenilenmenin kesişen süreçlerinde yerçekimi ile yükselişin ahengine dair oldukça derin bir şey söylüyor gibi. Yaşlı adam ve bebekten başlayalım. Adam uzun ömrünü çaba içinde geçirmiş; ailesini ve kendisini geçindirebilmek için tarlalarda çalışmış, sürülerine bakmış. Kemik ve sinirden ibaret, halat gibi gergin ince bedeni artık biraz kambur; elleri çatlamış, nasırlı ve sert, çelimsiz yüzü ise doğaya maruz kalmaktan buruş kırış. Yine de hâlâ güçlü. Küçücük torununu kucağına aldığında, henüz kendi ağırlığını bile taşıyamayan bir varlığın yükünü çekmek şöyle dursun, anın katıksız neşesiyle içten içe yükseliyor.
Bu, bir yücelme anı. Kendi soyundan gelen bu çocuk, kendisine yaşamı sunmuş dünyaya bir armağanı ve varlığında, gelecek yaşamların vaadini taşıyor. Yalnızca havaya kaldırma duruşunun kendisinde değil, bu yeni doğmuş hayatın dünyada serpilip gelişmesini mümkün kılan alma verme döngüsünde de bir lütuf var. Ancak bebeğin görünüşü yaşlı adamınkinden tamamen farklı. Tombul ve yuvarlak, ipek gibi yumuşak ve pürüzsüz bir cildi var; ayakta duramıyor. Doğal duruşu dik değil, yatay vaziyette; yer çekiminin etkisiyle ağırlaşmış, annesinin sırtındaki kanguru askısında ya da bir başkasının kollarında. Bir gün yaşlanıp kendisine benzeyecek olan küçük torunu gibi dede de bir zamanlar bebekti. Böylesine tombul, melek yüzlü bir varlık, nasıl olur da zamanla tel gibi ince, yaşlı bir bedene dönüşebilir?

Şimdi armut ağacına dönelim. O da yaşlı; birçok insan neslinin gelip geçişine tanıklık etmiş. Büyüme biçimleriyle ağaçlar, nesillerin geçişini bedenlerinde taşır; nitekim Antik Roma’nın marangozları da işledikleri ağaca mater (anne) kelimesinden türeyen ve Latince “madde” anlamına gelen material adını verirken bunu biliyorlardı. Nasıl ki bebek annenin rahminden doğuyorsa, büyüyen filiz de gövdenin veya dalın içinden çıkar. Yine de bir zamanlar ondan filizlenen o ilk fidan, her yıl büyüyen katmanlarla örtülü halde ağacın tam kalbinde durur. Ağaç her geçen yıl, gövdesi ve dalları boyunca kalınlaşır; bir yandan da uçlarında güneşi arayan tomurcukların yeşerdiği yeni sürgünler salar. Ve her ilkbaharda çiçek açar; bu çiçekler, tozlayıcı böceklerin ziyaretiyle sonbahara doğru meyveye dönüşür. Ağacın rüzgâr ve havadan talimli, güçlü ama esnek dalları, olgunlaşmış meyvelerin ağırlığıyla eğilir.
Biz, ağaca yaşam veren güneş, toprak, hava ve yağmur sayesinde oluşan meyveyi, dünyanın bu armağanına minnet duyarak toplarız. İpeksi kabuğuyla armut, karakteristik olarak üstü uzun, alt kısmı yuvarlak, şişkin bir biçime sahiptir. Sapından asılabilir ancak düz bir zemine bırakıldığında devrilmeye meyillidir. Yaşlı bir ağaç gibi, boğumlu, sert kabuklu, kıvrımlı bir gövdeye, eğri büğrü dallara, dikenli sürgünlere sahip, yapraklarla bezeli bir varlık nasıl olur da olgun bir armut gibi kusursuz, böylesine yumuşak ve yuvarlak bir meyve verebilir?
Dünya da bir zamanlar gençti. Bugün çoğunlukla onun eski ve yıpranmış kabuğunu görüyoruz –tektonik ve atmosferik güçlerle kat kat kırışmış, aşınmış hâlini. Yine de yüzeyin okyanusların altında kalan büyükçe bölümünden ve periyodik volkanik patlamalardan biliyoruz ki dünya hâlâ oldukça canlı ve aktif. Yaşlanan dünyanın yenilenişine, özellikle iki taş türü tanıklık eder. Bunlar mermer ve obsidyendir. Şimdi bu ikisini karşılaştıralım.
Okyanus, çok sayıda mikroskobik yaşam formuyla doludur; bunların dışkı ve iskelet kalıntıları sürekli olarak tabana yağar. Sayısız binyıl boyunca, kalker yoğunluklu bu malzeme giderek kalınlaşan bir tortu tabakası halinde birikmiş ve sertleşerek kireçtaşına dönüşmüştür. Ancak yerkabuğunun tektonik plakalarının hareketi deniz tabanını aşağıya, ilerleyen kıta kabuğunun altına doğru zorladıkça, bu tortulkaya üstten gelen muazzam bir basıncın altına girer ve aynı zamanda alt taraftan magmanın girişiyle ısıya maruz kalır; bu, başlangıçta katı olan malzemenin eğrilip bükülmesine, kıvrılmasına ve minerallerinin yeniden kristalleşerek birbirine kenetlenmiş taneler oluşturmasına yol açar. Jeoloji bilimine göre, mermer olarak bildiğimiz taş bu şekilde oluşur, bu taşa karakteristik olarak akışkan ve göz kamaştırıcı görünümünü veren de bu tanelerdir. Nitekim, mermer adını bu parlaklığından alır.
Eski Yunanlılar, güneş ışığını dalga ve kıvrımlarında yakaladıkça parlayıp ışıldayan okyanusun yüzeyini andırdığı için bu taşa, “parlamak” ya da “ışıldamak” anlamına gelen marmairein fiilinden türeyen marmaros, yani “parlayan taş” adını vermişlerdir. Bu benzetmenin bir de işitsel yönü vardır: Yunanca mormýrein, ki buradan İngilizcedeki murmur (mırıldanmak, uğuldamak) kelimesi türetilmiştir, okyanus dalgalarının uğultusunu ve köpürmesini ifade eder. Denizciliğe dair kelime dağarcığının tümü, bu dalga benzeri hareket anlamına gelen Sanskritçe mar köküne ve bu hareketin tekrarını anlatan mar- mar biçimine dayanır.
Öyle ki, mermerin doğuşunda okyanusun rüzgârla savrulan çalkantısı, bir taşlaşma anında geleceğe mühürlenmiş gibidir. Belki de eski insanlar için mermer, taşlaşmış bir deniz dalgasından başka bir şey değildi?
Mermer tortullaşma yoluyla oluşurken, obsidyen püskürmeyle şekillenir. Burada, yerkabuğunun altındaki kireç taşını yoğun ısıyla “pişiren” magma, mermeri oluşturur; obsidyende ise magma yüzeye çıkarak volkanik yarıklardan lav olarak püskürür. Obsidyen, lavın ani soğuması sonucu ortaya çıkar; örneğin suyla temasta, kristalleşme süreci durur ve atomlar, sıvının düzensiz yapısını koruyacak biçimde sabitlenir. Bu nedenle malzeme son derece sert ve kırılgandır. Obsidyende, akışkanlık ve kırılganlık madalyonun iki yüzü gibidir. Bir çekiç darbesiyle bir parça kırdığınızda bunu görebilirsiniz.
Darbenin gücü, vurulan noktadan başlayarak malzeme boyunca dalgalar halinde yayılır ve yeni oluşan yüzeyde şok dalgalarının radyal ve dalgalı biçimini koruyan bir kırık meydana gelir. Bu da jilet gibi keskin bir kenar oluşturur. Tam da bu nedenle, obsidyen, antik çağlardan bu yana, bıçaklardan ok uçlarına kadar, keskinliği işlevi açısından hayati önem taşıyan âletlerin yapımında kullanılmıştır. Açıkça görülüyor ki, obsidyen ve mermer bir çeşit “akışkan taş” niteliğini paylaşsalar da bu özelliği farklı biçimlerde ortaya koyuyor. Mermerin akışkanlığı pürüzsüzdür –hem de demir atmış bir teknenin gövdesine vuran sakin denizin melodik ve ritmik mırıltısı kadar pürüzsüz.
Yüzeyleri kadife bir örtü ya da bebek teni kadar yumuşak işleyebilen usta heykeltıraşların, bunca zamandır mermeri tercih etmelerinin sebebi budur. Obsidyenin akışkanlığı ise keskindir; dalgalı suların çalkantısı gibi parçalı ve yarıklıdır.


Tüm bunlar bizi nihayetinde cama getiriyor. Siyah obsidyen ile beyaz mermer arasında camın ya pek çok rengi vardır ya da hiç yoktur. Toprak kökenli bu kuzenleriyle benzerlikler taşısa da camın üretimi insanın ateşle müdahalesine bağlıdır, bu da ona kendine özgü bir karakter kazandırır.
Romalı yazar Yaşlı Plinius, MS 77 yılında yazdığı Historia Naturalis adlı eserinde camın tesadüfen keşfine dair apokrif bir hikâye anlatır: Gemilerinde nitrat yüklü bir grup deniz tüccarı, akşam yemeklerini hazırlamak üzere kumlu bir kıyıya çıkarlar. Kazanlarını dengede tutacak taş bulamadıklarından, gemiden aldıkları nitrat parçalarını kullanırlar. Kazanların altındaki ateşin ısısı giderek artarken, alttan sızan şeffaf sıvıyı görünce şaşırırlar.Plinius’un dahi pek de olası gözükmeyen bu hikâyeye inanıp inanmadığı şüphelidir. Her halükârda, bilinen en eski cam örnekleri en az iki bin yıl öncesine,
Tim Ingold’un yazısının tamamını okumak için sergi kataloğuna göz atabilirsiniz. Katalog hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.
Fotoğraflar: Peo Olsson
Madame Yevonde, 1930’ların renkli fotoğraf devrimini başlatan, teknik yenilikleri feminist bir bakışla birleştiren öncü bir isim. Bu yazıda Ortak Duygular: British Council Koleksiyonu’ndan Yapıtlar sergisinde yer alan çalışmalarıyla, kadınların görünürlüğünü yeniden şekillendiren ve fotoğraf tarihinde cesur bir kırılma yaratan Yevonde’nin pratiğine yakından bakıyoruz.
Yarına Notlar sergisinde yer alan, dansçı ve koreograf Amrita Hepi’nin Kâhin Serenatları projesi kapsamında, müzik profesyonelleri ile dinleyenleri harekete geçmeye teşvik eden çalma listeleri hazırladık. Serinin son çalma listesi Kornelia Binicewicz’in hazırladığı "Güneşe Serenatlar".
New York sokaklarında hicivli graffitilerinin belirlemeye başladığı 1977’den 1988’deki zamansız ölümüne kadar Jean-Michel Basquiat neo-ekspresyonizm çizgisinde son derece etkili yapıtlar üretti. Bütün çalışmalarında olduğu gibi, şematik fırça darbeleriyle yapılmış bu kara maske de sanat, edebiyat, popüler kültür ve Karayip geleneğine birçok gönderme barındırıyor.
Salı - Cumartesi 10.00 - 19.00
Cuma 10.00 - 22.00
Pazar 12.00 - 18.00
Müze Pazartesi
günü kapalıdır.
Çarşamba günleri öğrenciler müzeyi
ücretsiz ziyaret edebilir.
Tam: 300 TL
İndirimli: 150 TL
Grup: 200 TL (toplu 10 bilet ve üstü)